21 Temmuz 2016 Perşembe

Maze

     Kapının zilini çaldığımda, içeriden terliklerini sürüyerek, ağır adımlarla kapıya yaklaştı. Kapıyı açtığında, uzun mesafe yürümüş gibi nefes nefeseydi, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Koluna girip odadaki koltuğa oturmasına yardım ettim. Yandaki sehpadaki suyu yudumlayarak içti ve yüzündeki çizgilerden neredeyse zor görülebilen bir gülümsemeyle "şimdi sor" dedi.
     Okul için yaşlı bir kişiyle, bir söyleşi yapmam gerekiyordu. Alt katımızda oturan Maze nineye sorduğumda, "olur" dedi "ama haftaya gel".
     İşte buradaydım, duvarlardaki ve komidin üstlerindeki anı yüklü eşyalar arasındaydım. "Nereden istersen, oradan anlatmaya başla nine" dedim.
Gözleri uzaklara daldı, biraz buğulandı ve titrek bir sesle anlatmaya başladı.
     "Ruslar gece karanlığında köyümüzü bastıklarında 18 yaşındaydım, yeni evlenmiştim. Bereketli topraklarımız vardı. Köyü yakıp, yıkıp, hayvanlarımıza kadar, elimizde ne varsa aldılar. Bize göç etmekten başka çare bırakmadılar."
     "Bizim gibi onlarca insanla birlikte Samsun'a giden bir gemiye bindik. Gemi dediysem, balıkçı teknesinden biraz büyükçe. Limana varabildiğimizde, binenlerin yarısı inebildi, diğer yarısı açlık, soğuk, hastalıktan telef olup gitmişti."
     "Gemiye binerken, bu bileğimi burkmuştum, günlerce tedavi edilemedi ve böyle kaldı."
Uzun elbisesini biraz yukarı çekti, o zaman ayak bileğinden ters dönmüş ayağını gördüm.
     "Binbir güçlükle başımızı sokacak bir ev bulduk, üç aile üç göz odaya sıkıştık. Benim bey bir muhasebecide iş buldu, getir götür işlerine bakıyordu, ben de çamaşır yıkayıp iki kuruş ta olsa para kazanıyordum. Ama ikinci yılın sonunda kızım doğduğunda, çamaşıra gidemedim."
Kelimeler ağzından yavaş yavaş dökülüyordu ama yine de nefes nefese kalıyordu.
"Yoruldum" dedi.
"Çay yapayım mı" dedim.
"Olur" dedi.
Mutfakta gerekli şeylerin yerlerini gösterdi.
"Köşedeki kutunun içinde gevrek kurabiyeler var" dedi.
     Çayı hazırladım, bulduğum tabaklara da kurabilerden bir kaç tane koydum. Odaya geldiğimde, onu koltukta uyuklarken buldum. Tavşan uykusu denen türden bir kestirmeydi ki, koltuğunda doğruldu, kurabiyeleri göstererek
"Kızım getirdi" dedi. "Bunlar sert değil, yiyebiliyorum."
Yine de kurabiyenin birisini çaya batırarak yumuşattı. Küçüklüğünde yediği pudra şekerli kurabiyeleri anlattı. En çok o kurabiyeleri ve Türkiye'ye geldiğinde yediği simidi unutamamıştı.
Tekrar anlatmaya başladığında, camlara kar taneleri vuruyordu. İki gündür yoğun bir kar yağışı vardı. Kar kalkana kadar, yollarda epey çile çekecektik anlaşılan.
     "Böyle karlı bir gündü, o sene kış çok çetin geçiyordu. Bizim bey hastalandı, epeydir öksürüyordu, patronu hastaneye yollamış, doktor bir kaç ilaç vermiş. "Bunları iç, bir şeyin kalmaz" demiş. Ama haftasına, bir gece öyle ateşlendi ki ne yapacağımı şaşırdım. Sağolsun komşular yardım etti, hastaneye götürdük. Doktorların biri gidiyor, biri geliyordu, iyileşecek derken gittikçe kötüleşti. Başucundan ayrılmıyordum, bir gece  uykusunda ayaklarım üşüyor diye sayıkladı. Onu hemşireye emanet edip, dışarı çıktım. Boynumda, düğünümüzden yadigar ufak bir altın param vardı. En sıkıntılı zamanımızda bile satmamı istememişti, ama o gün onu bozdurdum ve hastane yatağında zayıflıktan iyice küçülen yol arkadaşıma iyisinden bir bot aldım. Uyandığında botu görünce, yüzüne buruk bir gülümseme yayıldı. O geceyi rahat geçirdi, göğsündeki hırıltı azalmıştı ama bir kaç gün sonra onu kaybettik.
"Eve döndükten 40 gün sonra oğlum doğdu. Kırmızı yanaklı, beyaz tenli, pırıl pırıl bakan bir bebekti. Ailemize sanki uğurlu geldi, Atatürk bizim gibi ailelere, ekip biçmemiz için arazi verilmesini emretmişti. On yıl boyunca o araziden çok ekmek yedik, nefes aldık. Oğlum gün geçtikçe serpildi, babasının yokluğunu aratmadan çalışıyordu. On sekiz yaşına bastığı gün, balık tutmaya gitti. Soğuk bir gündü. Kaderi babası gibi olacakmış, çok ateşlendi... bizi bırakıp başka bir dünyaya gitti"
     Durdu, uzun uzun nefes aldı, konuşmak için isteksizdi, günümüze atladı.
"Kızım evlendi, ben kocadım, çok yokluk çektik ama ayakta durduk. Düştük yine kalktık, yine kalktık"
     "Bugünlük yeter Maze nine" dedim "Yine gelirim"
"İki gün sonra gel" dedi.
Başka anılarını da dinleyeceğime sevinerek çıktım. Ama ertesi gün, yatağında uyurken bir daha uyanmadığı haberini aldım. Doksan dokuz yaşındaki güçlü kadının kalbi, bu kadar dayanabilmişti. Kızı yüzünde bir ışıltı olduğundan söz etti, aynı doğduğu gün olduğu gibi. Babası o ışıltıyı görüp, kızına Maze, Ay adını takmıştı...  






Hiç yorum yok: